14 Nisan 2008 Pazartesi

Bir Dönem Hissiyatı


Bazen bir şey olur ve insan değişik, tanınmamış bir hissiyata girer. Kendini başka türlü hisseder. Bir başkasıymış gibi. Bir olay olmuşken, yeni biri hayata girmişken, ya da başka biri hayattan çıkıp ömür törpüsünü başlatmışken içimize dolan "başlama, bitme, coşma veya yerin dibine gömülme" hissiyatlarından biri değil bu bahsettiğim. Birdenbire, kendiliğinden,çat kapı gelir, içe oturanlardan. Ne iyi, ne kötü olanlardan.. . Ne odur, ne bu... Kendini başka türlü hissetmek işte. Garip, daha garip ne olsun! Onca zamandır içinde yaşanılan evin odaları, duvarları, kapıları bir değişik gelir, bu garip değişiklik hissiyatı insana geldiğinde. Her gün arşınlanan yollarda bir başkalık vardır. Sanki eski yollara, şimdi başka birinin gözünden bakılıyordur. Oysa göz aynı göz, el ayak tamamen aynı. İnsanı kafasından tutup yere bastırmışlar, ayaklarından sabitlemişler ancak etrafındaki herşeyi ama her bir şeyi, tüm dünyasını bir fırıldak gibi çevirmişler gibi. İnsan garip bir rüyadan uyanmışcasına şöyle bir affallar, içinde orasını burasını yoklar. Biri mi terk etmiştir, bir dönem mi bitmiştir, bir kalp mi unufak edilmiştir, bir habere mi üzülmüştür, bir facia mı olmuştur. Yok yok yok. hiçbiri değildir olan. Ortada fol-yumurta yokken ona bir his gelmiştir, hem de hiç çağrılmadan.

Hani o üst üste dinlenmekten bir dönemin şarkısı olmuş şarkılarımız vardır ya, bilmem kime aşıkken hep dinlenen şu şarkılar... Böylesi şarkı dönemleri gibi his dönemleri vardır hayatlarımızda. Hatta bir zaman sonra, geri dönüp o dönemi düşündüğümüzde, ya da o dönem dinlediğimiz şarkıları yeniden duyduğumuzda, o günleri hatırlayışımız gibi, bir de bu hissiyatı hatırlarız. O sıralar içimizde olan hissiyatımız gelir aklımıza. O dönem "şöyle" hissediyorduk. aslında kelimelerle tam karşılığı yoktur bu şöylenin. Ondan önceki ve sonraki dönemlerde hiç "şöyle" hissetmedik. Bireysel dönemimize has "şöyle"lerimiz vardır. Belki onlarca.

Az önce yüzlerce binlerce kez kapattığım mutfak ışığının ardından, yüzlerce binlerce kez arasından geçtiğim koridoru geçip gelirken buraya, böyle çağrılmadan gelen yeni bir hissiyatın içime yer ettiğini kanıksadım. Yeni geldi gelmeye de, bir kaç saatlik, bir şarkılık, bir iç çekmelik, hoş bir sedalık bir his değil. O kadar da değil, belli ki, yeni bir dönem hissi bu gelen. Neden geldi, ne oldu ya da ne bitti de geldiği ise koskoca bir muamma. Kalktım geldim diyor işte. Haydi bakalım diyorum ben de, haydi bakalım bir dönem değişimidir bu. Şimdi yeni döneme yeni şarkılar, yeni kelimeler bulunmalı, yeni kayıtlar tutulmalı. Biri bitmiş ne de olsa, hayatımın bir dönemi kendi ömrünü tamamlamış.

1 Nisan 2008 Salı

BÜYÜ- yememek


Büyümeyi tamamlayabildim mi tam olarak bilmiyorum. Bunu zamana bırakıyorum., belki seneler sonra, şu yaşımda büyümüştüm diyebileceğim.Şimdi hiçbir şey demiyorum. Fakat büyük bir eksiklik hissediyorum. Çocukluğumda edebiyat ile kurmuş olduğum ilişkide koca bir delik var. Maalesef onunla pek de iç içe geçmemiş bir ilişkim oldu çocukluğumda, oysa çoktan içine girip, tenteleri yerlere indirmeliydim. Şimdi eksik kalan bir şeyleri, belki artık doldurulamayacak bir şeyleri, beyhude bir doldurma çabasında gibiyim. İsyan ediyorum evet, bireyselleşmenin acıtmasının engellenme çabalarına, koskoca hayal dünyalarından uzak bir nesle ait olmama, çocukluğumun akılsız video kasetlere bırakılmış bir zamana denk gelmiş olmasına…

Şimdiki yaşımda, eski dostlarımın, onları tanıdığım yaşlarda çocukları olduğu, eski ölçeklere göre orta yaşlarda sayılabileceğim bu yaşımda yani, görece olarak çoktan büyümüş olmalıyım. Onbir yaşında tanıdığım Cem’in onbir yaşında oğlu var. Jimnastik, tenis turnuvalarındaki sporcular artık benden çok daha genç. Hastanede bana iğneyi vuran hemşire, ben ilkokulu bitirdiğimde, daha dünyada yoktu bile. O denli büyüdüm yani…Oysa büyüyecek olmanın, bu büyüme işini bir an önce tamamlama isteğinin sıkıntısı on yıllardır üzerimden hiç gitmiş değil.Büyümenin hiç tamamlanmadığını düşünmüyorum. Elbet bir gün büyüyeceğiz.

Bir Murathan Mungan seçkisi, Büyümenin Türkçe Tarihi isimli kitaba bir çeşitleme yazabilmek isterdim. Ama bu pek de mümkün değil. O veya bu sebepten, beni büyüten hikaye sayfalarım boş kalmış benim. Kaşağı’ yı okuduğumda bende oluşan “büyü-meyi” anlatamıyorum. Çünkü böyle bir şey yok. Daha evvelden okuduğum, bu büyü – neyi anlatıyor diye kafa yorduğum masallar var evet, ama onlar buna eş değer değil. Öyleyse ben nasıl öğrendim, merhameti ilk ne zaman hissettim, diye düşündüm durdum, yazarların büyü-melerindeki dönüm noktalarını seçkiden takip ederken. O vakit enteresan hem de çok enteresan bir cevapla karşılaştım. Merhamet duygumun kökenlerini izlerken, hiç aklıma gelmeyecek, çok da kızdığım bir insanı buldum; Ananemi.

Şımarık, kibirli, herkesin burnundan getiren meşhur Ananem. İstanbul konaklarından sıradan birinde büyümeyi saraydan gelen bir soyluluk sanan, önemsiz ve sıradan bilmem kim ile bilmem kimin küçük kızları, ananem. Onlarca gençlik fotoğrafını görüp, güzelliğinin neresinde olduğuna karar veremediğim, ancak güzelliği ile ün saldığı söylenegelen ananem, tanıştırmıştı beni merhamet duygumla. Karıncaların kafalarını bilim uğruna gövdelerinden ayırırken bir hikaye anlatmıştı, hayvanların canlarına ve onların da acılarına dair. Tıpkı mahalledeki küçük çocukları patakladığımı fark ettiğinde, değer bilmez, müsrif davrandığımda, pislik yaptığımda, başka birinin acısından acımadığımda bana anlattığı hikayeler gibi, hep anlatacağı bir şeyleri oldu ananemin. Burnum havada yürüdüğümde, burnunu havaya düşüren çocuğun hikayesini anlattığı gibi. Bir tek onda sadece onda görür ve çok şaşırırdım, kayıp haberlerinin onu kalpten üzdüğünü. Döner kendime bakardım, hiç üzüntü bulamazdım kendimde. Kendimden utanırdım. Bir insan bir şeyi kaybettiyse, benim de üzülüyor olmam gerekiyor derdim de yine de üzülemezdim. Ama ona katılır, kendimce üzülme numarası yapardım. Acaba hayatta yaptığım numaraları da mı ondan öğrendim ya da öğrenmeye başladım. O ne annem ne de babam gibiydi, başka bir dünyadan gibiydi. Ki gerçekten de öyleydi sanırım. Başka bir zamanın dünyasındandı o, hikayelerin sözlü dolaştığı zamanların son temsilcilerinden biriydi. Böylelikle biraz olsun paçamı tamamen hikayesizlikten kurtarmış, hayal dünyama farklı renkler katmış olmalıyım.

25 Mart 2008 Salı

Atuan Mezarları Üzerine Bir Çeşitleme

Muhteşem Ged

Atuan Mezarları’nın sonuna geldim, en sonunda. Le Guin’in kitaplarını okurken son beş altı sayfayı okumayı her zaman bir iki gün erteliyorum. Güzel bir yemekten sonra tatlı niyetine, yemeğin tadı ağzımda biraz daha kalsın diye. Bazı kitaplara başlamadan önce dayanamayıp, onun hakkında yazılmış çizilmişlere bakıyorum. Atuan Mezarları’nın, Yerdeniz beşlemesinin en etkileyici kitabı olduğunu söylüyor/yazıyor okuyanlar. Bu yüzden de onu okumayı iple çekiyordum

Bu türden ön araştırmalar, aslında kitabın ilk sayfasını açtığınızda, aklınızın sayfasının beyaz olmaması demek. Önyargı mertebesine ulaşmamış olsa da, bir çeşit beklenti yaratıyor; “Şimdi beşlemenin en can alıcı kitabına başlıyorum” diye düşünebiliyorsunuz, aklınızın arka planından. Kitabı okurken kendimi pek de etkilenmiş hissetmedim.Yazar diğer kitaplarındaki gibi beklenmedik yerlerde kullandığı bana çok bilgece ve çok zekice gelen, o ani ve sarsıntılı cümlelerini, bu kitapta pek da kullanmamıştı. Ancak şimdi diyebilirim ki bu da hayat boyu unutmayacağım kitaplardan biri. Her ne kadar Mülksüzler gibi tekrar tekrar okuduklarım kadar olmasa da etkileyici.
Cinselliğe, özgürlüğün seçimine, mezarlara, labirentlere dair söylenecekleri, yazarın metaforları bir güzel demişler zaten. Ben, benim kitapta bulduğum Ged’e dair bir şeyler demek istedim. Ged beni üçlemenin bu kitabındaki haliyle, ki buna “mezarlardan çıkış hali” diyebilirim, beni bir hayli etkiledi.


Ondan bu denli etkilenmem,karanlıkta ama kapkaranlıkta dahi kadının ışığını görebilmesinden, kadının tabularını yıkabilmesinden, ona olan sarsılmaz güveni, hayran bırakan gücü ve yaşanmışlığını aşan bilgeliğindendir. Sanırım Ged bu kitapta bana biraz tanıdık geldi, ya da ben “tanıdık” gelmesini istedim. Hatta okurken fark ettim ki, Ged’in söylediklerini ben o “tanıdığın” ağzından dinliyorum, onun sesi geliyor kulağıma. Burada geçen “tanıdık” kişi elbette geçmişten ve elbette buruk.Buruk olmasa, göğsü gere gere “sevgili” olarak yazılırdı. Bu tanıdık, cinsellikte yapılmış bir keşif. Ve elbette her keşif ansiklopedilere geçmese bile önemlidir. Buruk da olsa keşif keşiftir.

Yine de elbette ki Ged, o tanıdıktan daha kocaman. Onun, mezarların çöküşünü engelleyen kocaman güçleri, belki bir o kadar kocaman elleri, Arha’nın içini – ismini bilecek bilgeliği, ışığını görebilecek ön görüsü, Ruhsuzlara(isimsizlere) direnecek sapasağlam bir iradesi var. Ama yine de insan. Sırf bu yüzden geriye kalan son birkaç sayfada hayal kırıklığına uğrayabilir, Ged’den beklenmedik hareketler okuyabilirim. Aynı gerçek hayatta olduğu gibi. LeGuin’in kitaplarındaki hiçbir kurgu, hiçbir karakter mükemmel değildir. Yazar hiç ütopya yazmamış bence. Kendini, beni, Ged’i, yakın arkadaşımı, onun arkadaşını, ve onun da arkadaşını yazmış. Sadece hepimizi mekanlarımızdan alıp başka mekanlara koymuş. Biz kendimizi, mekandaki kanepeden, masadan kurtarıp, maldan mülkden kurtarıp daha iyi görebilelim diye. Bizi çırılçıplak yazmış. Belki bu yüzden, yarattığı karakterlerin isimleri, benim gibi unutkan birinin aklından dahi öylesine geçip gidemiyor. Yer ediyor ve kalıyorlar.
Yazarın kendisi de diyor ki, “karakterlerin isimleri okunduktan bir ay, altı ay belki seneler sonra bile hatırlanabiliyorsa, kitap iyi yazılmıştır.” Kendi isimlerinin okurlarında yer ettiğini kendi biliyor bence, iyi yazdığını bildiği gibi.


Başta söylediğim gibi, LeGuin kitapları hiç bitmesinler isterim hep, Shevek’ten (Mülksüzler) ayrılmayı hiç istememiştim mesela. Oysa, Atuan Mezarları bir an önce bitsin istedim, bir an önce okunsun ve bitsin… Mezarlardan, karanlıktan ve Ged’in aklıma getirip durduğu tanıdıklıktan ve işin aslı onun özleminden bir an önce kurtulayım istedim.Ged bir kadının, cinsel tabularına meydan okumaktan korkmayacak bir kadının, hayalindeki kişi. Onun ete kemiğe bürünmüş hali. Yine de o kadar güzel düşünmüş ki yazar; o bir büyücü. Hem de öyle güçlü ki, İstesem, gökteki yıldızları yere, ayaklarımın altına serip, ardından da bunun işe yaramaz bir gözbağı olduğunu söyleyebilecek kadar mert bir büyücü. “İstersen yıldızların arasında beraber gezinelim, ama buna gerek de yok aslında” der. Ged, aşkın beyin hoplatan tüm çelişkileri; gökyüzünden yere inememe ve aynı anda yerden ayak kaldıramama halleri. Aslında Ged aşık olmuyor kitapta. Ben onda aşkı buluyorum, kendimce. Tıpkı ve aynı gerçek hayatta olduğu gibi, aşık olmayan birinde aşkı buluyorum. Şimdi kitabın bitimine beş altı sayfa kala, yine tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi, Ged’in de aşık olmasını umuyorum. Bir yandan da onun aşık olmayacağından eminim, o kendi yolundan hiç ayrılmayacak, yine tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi…