1 Nisan 2008 Salı

BÜYÜ- yememek


Büyümeyi tamamlayabildim mi tam olarak bilmiyorum. Bunu zamana bırakıyorum., belki seneler sonra, şu yaşımda büyümüştüm diyebileceğim.Şimdi hiçbir şey demiyorum. Fakat büyük bir eksiklik hissediyorum. Çocukluğumda edebiyat ile kurmuş olduğum ilişkide koca bir delik var. Maalesef onunla pek de iç içe geçmemiş bir ilişkim oldu çocukluğumda, oysa çoktan içine girip, tenteleri yerlere indirmeliydim. Şimdi eksik kalan bir şeyleri, belki artık doldurulamayacak bir şeyleri, beyhude bir doldurma çabasında gibiyim. İsyan ediyorum evet, bireyselleşmenin acıtmasının engellenme çabalarına, koskoca hayal dünyalarından uzak bir nesle ait olmama, çocukluğumun akılsız video kasetlere bırakılmış bir zamana denk gelmiş olmasına…

Şimdiki yaşımda, eski dostlarımın, onları tanıdığım yaşlarda çocukları olduğu, eski ölçeklere göre orta yaşlarda sayılabileceğim bu yaşımda yani, görece olarak çoktan büyümüş olmalıyım. Onbir yaşında tanıdığım Cem’in onbir yaşında oğlu var. Jimnastik, tenis turnuvalarındaki sporcular artık benden çok daha genç. Hastanede bana iğneyi vuran hemşire, ben ilkokulu bitirdiğimde, daha dünyada yoktu bile. O denli büyüdüm yani…Oysa büyüyecek olmanın, bu büyüme işini bir an önce tamamlama isteğinin sıkıntısı on yıllardır üzerimden hiç gitmiş değil.Büyümenin hiç tamamlanmadığını düşünmüyorum. Elbet bir gün büyüyeceğiz.

Bir Murathan Mungan seçkisi, Büyümenin Türkçe Tarihi isimli kitaba bir çeşitleme yazabilmek isterdim. Ama bu pek de mümkün değil. O veya bu sebepten, beni büyüten hikaye sayfalarım boş kalmış benim. Kaşağı’ yı okuduğumda bende oluşan “büyü-meyi” anlatamıyorum. Çünkü böyle bir şey yok. Daha evvelden okuduğum, bu büyü – neyi anlatıyor diye kafa yorduğum masallar var evet, ama onlar buna eş değer değil. Öyleyse ben nasıl öğrendim, merhameti ilk ne zaman hissettim, diye düşündüm durdum, yazarların büyü-melerindeki dönüm noktalarını seçkiden takip ederken. O vakit enteresan hem de çok enteresan bir cevapla karşılaştım. Merhamet duygumun kökenlerini izlerken, hiç aklıma gelmeyecek, çok da kızdığım bir insanı buldum; Ananemi.

Şımarık, kibirli, herkesin burnundan getiren meşhur Ananem. İstanbul konaklarından sıradan birinde büyümeyi saraydan gelen bir soyluluk sanan, önemsiz ve sıradan bilmem kim ile bilmem kimin küçük kızları, ananem. Onlarca gençlik fotoğrafını görüp, güzelliğinin neresinde olduğuna karar veremediğim, ancak güzelliği ile ün saldığı söylenegelen ananem, tanıştırmıştı beni merhamet duygumla. Karıncaların kafalarını bilim uğruna gövdelerinden ayırırken bir hikaye anlatmıştı, hayvanların canlarına ve onların da acılarına dair. Tıpkı mahalledeki küçük çocukları patakladığımı fark ettiğinde, değer bilmez, müsrif davrandığımda, pislik yaptığımda, başka birinin acısından acımadığımda bana anlattığı hikayeler gibi, hep anlatacağı bir şeyleri oldu ananemin. Burnum havada yürüdüğümde, burnunu havaya düşüren çocuğun hikayesini anlattığı gibi. Bir tek onda sadece onda görür ve çok şaşırırdım, kayıp haberlerinin onu kalpten üzdüğünü. Döner kendime bakardım, hiç üzüntü bulamazdım kendimde. Kendimden utanırdım. Bir insan bir şeyi kaybettiyse, benim de üzülüyor olmam gerekiyor derdim de yine de üzülemezdim. Ama ona katılır, kendimce üzülme numarası yapardım. Acaba hayatta yaptığım numaraları da mı ondan öğrendim ya da öğrenmeye başladım. O ne annem ne de babam gibiydi, başka bir dünyadan gibiydi. Ki gerçekten de öyleydi sanırım. Başka bir zamanın dünyasındandı o, hikayelerin sözlü dolaştığı zamanların son temsilcilerinden biriydi. Böylelikle biraz olsun paçamı tamamen hikayesizlikten kurtarmış, hayal dünyama farklı renkler katmış olmalıyım.

1 yorum:

ne yazdı ne yazamadı dedi ki...

bana yorum bırakmışsınız geçen hafta, isminizi tıkladığımda çıkmadınız, bugün bal sultan bahsetti yazılarınızdan, M. diye merak ettim okudum bir iki yazıyı, ne güzelmiş diye düşünürken, aşağıdaki imzayı son saniyede fark ettim, buldum sizi, hem de hiç beklemezken...demek o yorumu atan sizdiniz...